fbpx GEZİ; EZİLENLERİN, YOK SAYILANLARIN ONUR DİRENİŞİDİR! | Mamak Havadis

GEZİ; EZİLENLERİN, YOK SAYILANLARIN ONUR DİRENİŞİDİR!

2020 yılı bir felaketler yılı sanki! Salgın pandemi, kriz, işsizlik, yoksulluk birçok sıkıntı ile Mayıs ayını bitirdik, Haziran ayının bu ilk günlerindeyiz. Yani Mayıs ayının sonu ile Haziran ayının başını, birbirine bağlayan, Türkiye tarihinin en önemli halk hareketinin üzerinden 7 yıl geçti. Hatırlarsınız bundan 7 yıl önce 2013 yılının Mayıs ayının son günlerinde başlayıp, Haziran ayına devreden Türkiye tarihinin, en demokratik, en barışçıl, en yaratıcı, en yaygın ve en yüksek katılımlı eylemi olan “GEZİ DİRENİŞİ” yaşandı.
 
Kuşkusuz bu direniş, durup dururken ortaya çıkmadı. Ya da bu direniş birilerinin canı sıkıldığı için, haydi çıkıp, eylem yapalım demesiyle yaşanmadı. Evet milyonlarca insanın ülkenin nerdeyse tamamında sokağa dökülmesine yol açan, böylesine yaygın ve geniş katılımlı eylemin nedeni, Gezi Parkındaki ağaçların kesilmesi ve yerlerine kışla AVM yapılmak istenmesiydi. Hâlbuki hem İstanbul 6. İdare Mahkemesi, hem de İstanbul 2 Nolu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu bu proje hakkında durdurma kararı vermişlerdi. Bu kararlara rağmen, 27 Mayıs 2013 akşamı Parkta çalışma başladı. Ağaçların yerinden sökülmesi üzerine parka gelen, Taksim Dayanışması üyeleri araçların önüne geçerek, çalışmalara engel oldular. Ancak ertesi gün çalışmaların yeniden başlaması üzerine, binlerce kişi parkta toplandı ve insanlar ağaçlara sarılarak, sökülmelerine engel oldular. Olay biranda Türkiye’nin gündemine oturdu ve Türkiye’yi bir ay boyunca sarsan bir eylem dalgası böylece başlamış oldu.
 
Aslında Gezi Direnişi, Gezi Parkına yapılmak istenen Topçu Kışlası ile AVM için, parktaki ağaçların yerinden sökülmesine karşı, başlayan bir direniş olarak gözükse de derinlerde birikmiş bir öfkenin sokağa taşmasıydı. Gezi Direnişi, kendiliğinden gelişen ve herhangi bir otoriteye bağlı olmadan yürüyen bir eylemdi. Kendi hukuk’unu pratik içinde yazıyor, karşı karşıya kaldığı polis baskısına karşı, her seferinde yeni yöntemler geliştirerek yenileniyordu.
 
Kuşkusuz bir aya yakın süren, bu kadar geniş katılımlı direnişin tek nedeni, Gezi parkına AVM yapılmak istenmesi değildi. Yukarıda belirttiğim gibi bu bir öfke patlamasıydı. Zira 2002 yılında iktidara gelen AKP, devlete hakim olup, iktidarını tahkim ettikçe, baskıyı artırıyor, hayatın her alanına müdahale ediyordu. Deyim yerindeyse yaşama ve yaşam alanlarına müdahale de sınır tanımıyordu. Artık, ne yenip içileceğinden, nasıl giyinileceğine, kimin kiminle yaşayacağından, ailelerin kaç çocuk yapacağına kadar özel hayata müdahale etmeyi kendinde hak olarak görüyordu. Buna bilimsellikten uzak, idari kararlarla, hazırladığı rant projelerinin, hukuk tanımazlıkla uygulamaya koyması da eklenince, toplum patlama noktasına gelmişti. Kısacası bu direniş, uzun süredir biriken öfkenin, yanardağ misali patlamasıydı. Nitekim Konda araştırma Şirketi Geziye katılanlardan 4 bin kişiyle yüz yüze yaptığı görüşme sonucu eyleme katılanların profili ile katılma nedenlerini ortaya koydu. Buna göre; katılımcıların eğitim düzeyi yüksekti, zira %91’i en az Lise mezunuydu. Katılanların %58’i özgürlükleri kısıtlandığı için, %37,2’si Hükümet politikalarına karşı olduğu, %30.3’ü ise Başbakan Erdoğan’ın açıklamalarına tepki gösterdiği için katıldığını söylemişti. Görüldüğü gibi direnişin katılımcıları eğitimli bireylerdi ve özgürlüklerinin kısıtlanmasına tepki gösteriyorlardı. Bu oranlar, eylemin asıl nedeninin, hükumet uygulamalarına karşı, biriken bir enerjinin patlamaya dönüşmesi olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.
 
Polis saldırısının, 27 Mayıs 2013 tarihinde ölçüsüz şiddete dönüşmesi üzerine, Gezi Parkından yükselen, sağlıklı ve yaşanılır kentlerin, bilimin yol göstericiliğinde tüm demokratik mekanizmalar işletilmek suretiyle, alınacak ortak kararlarla kurulması talebi, milyonlarca yurttaşın daha fazla özgürlük ve daha fazla demokrasi talebiyle birleşince, 31 Mayıs 2013 tarihinde Gezi Parkından ülkenin dört bir köşesine yayılarak yepyeni bir boyut kazandı. Biray boyunca ülkenin tamamında milyonlarca insan bazen sokaklara çıkarak, bazen ise balkonlardan tencere tava çalarak, gezi parkında nöbet tutanlara destek verdi, onları selamladı. Ne yazık ki, 2013 Mayıs’ının son günlerinden itibaren Haziran ayı boyunca, ülkenin geleceğine sahip çıkmak için alanlara çıkan, slogan atan, şarkı söyleyen, yürüyen, oturan veya duran adam olup kitap okuyan, eylem içinde geliştirdikleri yöntemlerle, dünyanın en barışçıl eylemlerinden birini gerçekleştiren genç, yaşlı, çocuk, kadın erkek milyonlarca insana polisi hınçla saldırttılar, şehirleri gaza boğdular. Binlerce insan yaralandı, polisin gaz fişekleri ve plastik mermileri nişan alarak atması sonucu, onlarca insan gözünü kaybetti. Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ahmet Atakan, Ali İsmail Korkmaz, Burak Can Karamanoğlu, Elif Çermik ve 14 yaşında ekmek almaya giderken, başına isabet eden gaz fişeğiyle yaralanarak, aylarca hastanede yattıktan sonra hayatını kaybeden Berkin Elvan, gezi sürecinde ölçüsüz resmi ve sivil şiddet sonucu hayatlarını kaybettiler.   
 
Bütün baskılara rağmen eylemin ilk gününden itibaren insanlar, Gezi Parkında toplandılar. Burada komün oluşturdular, doktorlar, hemşireler ve diğer sağlıkçılar yaralılara anında müdahale edebilmek için, nöbet tuttular. İnsanlar evlerinde yemek, börek, çörek, pasta türü şeyler yapıp, parka taşıdılar. Binlerce çalışan iş çıkışı saatlerce parkta nöbet tuttu. Diğer kentlerde her akşam milyonlar kent merkezlerinde “Her Yer Taksim! Her Direniş!” sloganları ile kentleri inlettiler. Türkiye'nin ilk doğrudan demokrasi ve komun alanı haline getirilen, Taksim Meydanı ve Gezi Parkı artık dünya gündemindeydi.
 
Düşünmekten ve empati yapmaktan uzak, dediğim dedik havasında olan İktidar, baştan beri, kendisinin hukuk tanımaz, baskıcı uygulamalarının yol açtığı bu barışçıl eylemi, terörle ilişkilendiriyor ve darbe kalkışması olarak yaftalıyor. Olaylardan sonra, İstanbul Cumhuriyet Baş Savcılığı tarafından açılan soruşturmayla, 16 kişi hakkında hazırlanan 657 sayfalık iddianamede Gezi direnişi "bir darbe kalkışması" olarak tanımlandı. Sanıklara, "protestoları örgütlemek ve finanse etmenin" yanı sıra "Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme" suçlamaları da yöneltildi. Şubat 2020'de sonuçlanan davada, Osman Kavala dahil dokuz sanık beraat etti, yedi sanığın dosyaları ise ayrıldı.
Kim ne derse desin, Gezi Direnişi, farklı toplumsal kesimlerin, bir araya gelerek mücadele ettiklerinde başarabileceklerinin en net göstergesidir. İşte tamda bu nedenle insanların bir araya gelmelerinden çokça korkan İktidar, Gezi ruhunu kirletmek için, bu demokratik ve barışçıl eylemi darbe olarak yaftalıyor, terör örgütleri veya faiz lobisi ile iş birliği yapmakla suçluyor.
Gezi süreciyle ilgili haklarında asıl dava açılması ve yargılanması gerekenler; polisi Anayasanın güvencesi altında olan, silahsız gösteri hakkını kullanan milyonlarca insanın üzerine göndererek, ölçüsüz şiddet kullanması talimatı veren, ölümlere ve yaralanmalara yol açanlardır. Asıl hesap vermesi gerekenler kolluğa emir veren, koruyan, mahkemelerini sürüncemede bırakanlardır. İnsanların taleplerini dinlemek ve durup düşünmek yerine, düşman yaratma, suç icat etme peşinde koşanlar asıl suçlulardır.
 
Gezi Direnişini, terör, darbe, dış güçlerin oyuncağı iddialarıyla yaftalamak ve suç kapsamına almaya çalışmak beyhude bir çabadır. Gezi gizli kapaklı toplantılarda alınan kararlarla hayata geçirilmedi. Bu özelliğinden dolayı, Gezi hiçbir şeften, hiçbir reisten emir almadan tamamen katılımcılarının özgür iradeleri ile aldıkları kararlarla hayata geçmiş bir direniştir.
 
Kısacası Gezi bu ülkenin emeğiyle yaşayan, ezilen, ötekileştirilen, yok sayılan milyonlarının vicdanında çoktan aklanmış, onların onur duydukları bir direniştir ve geleceğe yol göstermeye devam ediyor.
 
Yaşasın Gezi Direnişi!