fbpx KADIN HATUNDUR | Mamak Havadis

KADIN HATUNDUR

Hiç dikkat ettiniz mi?

Yeşilçam sinemalarında kasıtlı olduğunu söylemekten çekinerek- ki böyle bir söylem hatalı bir iddia olur- zorunlu şekilde kadın iki profilde tasvir edilir. Bunlardan ilki yani evde ya da tarlada işe mahkûm anne profili, genel kültür ve bilgiden yoksun dramatik bir şekilde verilmiştir. İşte tam da burada konuyu biraz açmak isterim; yazarken hassasiyet ile genel kültür ve bilgiden yoksun öbeklerini kullandım. Ayrıca ev kadını profilinin yanlış anlaşıldığını ve bizlere yanlış lanse edildiğinin altını çizmek isterim. Kadın evde genel kültür ve bilgiden yoksun değildir. Kadın evlat yetiştirirken genel kültür ve bilgiden yoksun değildir. Kadın dışarıda gereği kadar güçlü değildir ama evde kadın bir annedir, bir öğretmendir. Ezcümle bir ev kadını olmak batının gecikmeli olarak kabul ettiği üzere bilgi birikimi ve maharet işidir. Kaldı ki bizim gibi köklü bir geçmişe sahip bir milletin kırıntıları aile mefhumu için fazlasıyla yeterlidir.

Konuyu daha fazla dağıtmadan devam edelim isterseniz.

Yeşilçam sinemasında bir diğer yanılgı ise sosyete annesinin uğradığı mağduriyettir ki-o da bildiğimiz bir anne olmaktan daha ziyade- batıdan çalıntı sosyetik bir biblo gibi, aileye kayıtsız kalan bir süs öbeği gibidir.

  Pek tabi olarak, toplumsal zekâmızın bu tarz iki alternatife mecbur bırakılışının altında yatan bazı sebepler var. Gelin beraber bakalım ve Türk kadın profilini tarihsel seyri içinde inceleyelim!

Orta Asya’da kadına kadun-hatun yanında erkeğin yanında onunla eş değer anlamında eş, yarım yani diğer bir yarıyı ifade eden yar kelimeleri kullanılıyordu. Kadın atfedilen bu tarz terimler sadece söylemde değil, aynı zamanda uygulamada karşımıza çıkıyor. Nitekim Türk töresinde kadın erkek birbirine eşittir. Hanım kelimesi ise Moğol ve Türk hanlıklarından gelir. Ayrıca dil olarak incelendiğinde kadın Türkçede ‘O’ olarak ifade edilir. İngilizce ve Arapçada belirtilen erkelik ve dişilik Türkçede söz konusu değildir. Oysa ortaçağın başında batıda kadınlar açıklanamayan doğaüstü olayların müsebbibi gösteriliyor, lanetleniyor ve cadı avına çıkılıyordu. Türk kültüründe böyle bir aşağılama ve imgeleme asla söz konusu olmamıştır. Buna ilaveten Avrupa’da kadın Endüstri devrimine gelinceye dek benzer statüde değerlendirildi ve erkekten aşağı düşünüldü. Dahası erkek çocuğu doğurmayan kadın lanetli sayılıp hor görüldü.

İslamiyet den sonra ise Orta Asya kökenli Türk kültürünün üstüne İslam dini kültürü ve öğelerinin sentezinden sosyolojik bir yapılanmaya gidildiği görülür. Bu bağlamda kadın; evinde çocukları yetiştirme, sanatsal beceriler kazanma ve kendini idare edebilecek kadar eğitim özgürlüğüne sahiptir. Batının kadını bir iş gücü ve bir meta olarak gördüğü bu tarihlerde kadın henüz siyasi haklarına kavuşmuş değildir. Ancak batıda kadına atfedilen değersizlik de bizde söz konusu değildir. Yalnız bu noktada Arap kültürünün menfi etkilerinin göz ardı edilmemesi gerekir. Nitekim kadın evde güçlü görülürken dışarıda zayıf ve maruz bırakılan olarak karşımızda belirdi. Filhakika bir İslam dini Arap kültürü aynı şeyler değildir. İkisini ayrı statüde değerlendirmek ve sebepleri doğru tespit etmek gerekir.

Devam edelim! Cumhuriyet ile beraber kadına ve kız çocuklarına değişen yüzyıl ve talepleri doğrultusunda haklar verildi. Çok eşlilik terk edilerek, kadın artık mirastan eşit hakka sahip oldu. Eğitim birliği getirilerek kız çocukları erkek çocukları ile aynı statüde değerlendirildi. Yine Mustafa Kemal Atatürk seçme ve seçilme hakkını kadına sunduğu yıllarda Avrupa’nın bazı ülkelerinde kadın henüz böyle bir hakka sahip değildi. Bizden tam 11 yıl sonra Fransa ve İtalya, 36 yıl sonra İsviçre, kadına seçme ve seçilme hakkı verdi. Dolayısıyla böyle bir geçmişi yabana atmak yanlış olacağı gibi, var olan kusurlarımızı kapatmak yine başka bir yanılgı olacaktır.

Buraya kadar olan kısımda toplumumuzda kadının statüsü, değişimi ve kırılmalarını topyekun değerlendirdik.  Peki, toplumsal zekâmız yukarda bahsettiğimiz böyle bir yanılgıya ne oldu da düştü?

Cumhuriyetten sonra BM uyum sürecinde bir sürü yeni uygulamalar ve düzenlemeler yapıldı. Mevcut hukuk anlayışının üzerine yapılandırılan bu çalışmalar yeteri kadar özümsenemedi ve sosyolojik dinamiklerimize ayak uyduramadı. Ve böylece Avrupa ve Asya arasında kendine münhasır bir kültüre sahip ülkemiz de kadın, haksız bir şekilde iki alternatif arasında sıkıştırılıp kaldı. Oysa kadına atfedilen bu statü artık normatif sosyalizasyon dediğimiz kuralcı ya da kaçınılmaz sosyalleşme çemberinde kendi coğrafyasına ve kültürüne daha uyumlu hak ve özgürlüklere sahip ve daha demokratik ve daha sağduyulu bir kimlik kazanmalıdır.