fbpx KORONA FIRSATÇILIĞINA KARŞI YAPILMASI GEREKENLER | Mamak Havadis

KORONA FIRSATÇILIĞINA KARŞI YAPILMASI GEREKENLER

KORONA FIRSATÇILIĞINA KARŞI YAPILMASI GEREKENLER

1

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ)  dünkü Koronavirüs raporuna göre ; dünya çapında virüse yakalanan insan sayısı 17 milyonu aştı. Salgın nedeniyle şu ana kadar 668,910 kişi hayatını kaybetti. Dünya çapında günlük vaka sayısı 292,527; günlük ölen sayısı ise 6,812 oldu.

Salgın (özellikle de dünyanın bazı bölgelerinde) artarak sürüyor. Üstelik birinci dalga sürerken, Belçika ve İspanya gibi ülkelerde ikinci dalga vakaları da görülmeye başladı. 

Günlük vakaların yüzde 59’u ABD ve Latin Amerika ülkelerinde (özellikle de Brezilya’da) görülüyor. Bunu Hindistan’ın da içinde yer aldığı Güney Asya Bölgesi izliyor.

Gerçek veriler düşük mü gösteriliyor?
Dünyanın her yerinden, ülkelerin resmi vaka ve ölüm sayılarını gerçek rakamların çok altında bildirildiklerine dair ciddi bilgiler geliyor. Yani salgının olduğundan daha hafif gösterildiği güvenilir kaynaklar tarafından da ileri sürülüyor.

DSÖ’nün açıkladığı günlük vaka sayısının 292 bini aştığı dikkate alınırsa birinci dalganın hala hız kesmeden sürdüğü ve salgının çok tehlikeli bir boyuta eriştiği ortaya çıkıyor.

Türkiye'de durum nedir?..

Bilindiği gibi Türkiye’de de 1 Haziran normalleşmesi ile birlikte günlük resmi vaka sayısı birden fırlamış Haziran ortasında 1,500’ün üzerine kadar çıkmıştı. Bir ara 900’ün altına düşen vaka sayısının dün itibarıyla 982’ye kadar yükselmiş olması ve Bayram tatilinde olmamız endişelenmemiz için yeterli bir durum oluşturuyor. 

Ayrıca basına yansıyan bazı bilgilere göre;  başta Ankara olmak üzere bazı kentlerdeki vaka sayısının resmi açıklamaların ötesinde ve hastanelerdeki yoğun bakım yataklarının tamamen dolu olması, durumun ne denli ciddi olduğunu gösteriyor.

Aşı bulunmadığı sürece, 2021 baharı itibariyle toplam vaka sayısının 200 milyon - 600 milyon aralığına tırmanabileceği, bu durumda 1,4 milyon ile 3,7 milyon civarında insanın hayatını kaybedeceği; üstelik böyle bir halde dahi dünya nüfusunun yüzde 90’nından fazlasının halen enfeksiyona karşı korumasız olacağı ve bağışıklığın geçici olması durumunda bu sayının daha da artacağını iddia ediliyor.
Salgının insan sağlığıyla ilgili etkileri dışında bir de salgının neden olduğu tarihsel olarak en büyük krizlere denk düşen bir ekonomik kriz boyutu var. Bu da kendini dünya çapında ekonomilerin ciddi oranlarda küçülmesi, işsizliğin devasa boyutlara erişmesi,  yoksulluğun ve açlığın artmasıyla kendini gösteriyor.

Dünyanın en büyük ekonomisi olarak nitelenen  ABD’ de ekonomi ikinci çeyrekte (Nisan-Haziran)  yüzde 33’e yakın küçüldü. Bu daralma 1947’den bu yana görülen en sert daralma olarak nitelendiriliyor.Bunun işsizliği, yoksulluğu ve açlığı artıracağı kesin.

Aynı zamanda salgın sonrasında devletlerin ve IMF gibi uluslararası örgütlerin ekonomileri toparlayabilmek için sermaye kesimine tarihsel olarak en büyük destekleri (onlarca trilyon dolarlık) sunduğu bir dönemdeyiz.

Yani uluslararası sermaye çevreleri kısa vadede bir toparlanma beklemiyor.

İkinci olarak, DSÖ’nün raporunda salgından en çok hangi sosyal sınıfların- kesimlerin ya da kimliklerin etkilendiğine ilişkin bilgi yok. Oysa ABD’de olduğu gibi salgından en fazla Afrika ve Latin kökenliler ve siyahlar, kadınlar gibi hem en çok yoksullar, hem de ezilen kimlikler etkileniyorlar. Çünkü bu kesimler sağlık hizmetlerine erişmekte zorluk çektikleri gibi, yetersiz beslenme ya da hijyen sorunları gibi sorunlar yaşıyorlar. 

Brezilya’da ise salgın Amazon ormanlarında yaşayan yerliler arasında tam anlamıyla patlama yapmış durumda .Ama bu durum ülkenin devlet başkanı Bolsanaro’nun umurunda bile değil. 500 yıldır sömürülen, köleleştirilen, topraklarından kopartılan, katledilen yerlilerin salgından ölmesini, bu ormanları metalaştırmak için iyi bir fırsat olarak görüyor. 
Dünyadaki diğer benzerleri gibi Bolsanaro da, salgını toprak ve su kaynaklarını yağmalama ve neo-liberal gündemlerini hayata geçirebilmek için Tanrı’nın lütfu olarak görüyor.
Türkiye'de de doğanın yağmalanması konusunda durum farklı değil.

Kuşkusuz toparlanma hiç yaşanmıyor değil. Öyle ki piramidin en üstündekiler standartlarını salgın öncesi gibi korudular, hatta zenginliklerini daha da artırdılar.Yani Korona sonrası göreli bir toparlanma yaşanıyor ama bu daha ziyade, salgın öncesi iyi durumda olanların daha iyi, kötü durumda olanlarınsa daha kötü durumda kaldığı asimetrik bir toparlanma.Öyle ki beyaz yakalılar işlerini koruyup evlerinden çalışabilirken, virüse yakalanma riskleri çok az oluyor. Buna karşılık birikmiş nakitleri olmayan, özellikle de salgında da çalıştırılanlar, yani sağlık, bakım, temizlik, gıda, ulaştırma, kolluk hizmetleri gibi zorunlu işlerde çalışanlar bu imkâna sahip değiller. 

Daha büyük bir nakdi olan sermaye şirketleri ve zengin iş insanları mevcut konumlarını genelde korurken, diğerleri piyasadan siliniyorlar. Örneğin büyük sermayeli zincir işletmeler önceki yıllara yakın bir toparlanma yaşarken, küçükler bir bir yok oluyorlar.

Öyle ki uluslararası yardım kuruluşu Oxfam son raporunda en az Koronavirüs kadar büyük bir tehlikeye dikkat çekiyor: Açlık. Örgüte göre bu yılsonuna kadar ciddi düzeyde açlık çeken insan sayısı 270 milyonu bulacak ve eğer önlem alınmazsa her gün 12,000 yoksul açlıktan ölecek. 

*Rapordan hareketle, DSÖ’nün verilerine göre Korona pandemisinden günde 6 binden fazla insanın öldüğünün, buna karşılık açlıktan bunun 2 katı kadar insanın ölmesinin beklendiğinin altını da çizmemiz gerekiyor.*

Pandemi küresel gıda sisteminin zayıflıklarını ve yetersizliklerini daha da artırıyor. Böylece 2020 yılının sonuna kadar 83 milyon ile 132 milyon arasında insanın daha (salgın nedeniyle ekonomilerin kapatılmasından dolayı) aç kalması bekleniyor.Şuan da da 3 milyardan fazla insanın (dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 57’sinin) sağlıklı beslenemediğini ileri sürülüyor. 

2020 yılı gıda sistemlerinin hesaplaşma yılı olacak. Çünkü Korona sadece birkaç ay içinde dünyanın yarısını eve kapattı. Panik alımları, boş raflar ve gıda bankaları önündeki kilometreleri bulan kuyruklar bize gıda sistemlerinin hayatımız için ne denli önemli olduğunu, buna karşılık bu sistemlerin ne kadar dengesiz ve yetersiz bir durumda bulunduğunu gösterdi. 

Pandemi küresel gıda arzı zincirinin arz yönlü şoklara karşı ne kadar hassas olduğunu da ortaya koydu. Öyle ki birçok ülkede hasat yapmak, hatta gıdanın paketlemesini yapmak dahi imkânsız hale geldi. Çünkü işçiler sınırlarda tutuldular ya da virüs nedeniyle hastalandılar. Bazı ülkelerde ise restoranlar kapatıldığı için devasa gıda malzemesi israf edildi, çöpe atıldı.

Kısaca uluslararası raporlara ve yorumlara göre, bu yıldan itibaren başta azgelişmiş ülkelerde olmak üzere ciddi bir açlık salgını yaşanması söz konusu. Açlık o kadar büyüyebilir ki bu mevcut salgını dahi geride bırakabilir. 

Peki çözüm?

Sağlıksız beslenme ve açlık sorunlarına çözüm olarak ; gıda sistemlerinin değiştirilmesi; küresel gıda arz zincirine bağımlılığın ortadan kaldırılması,  uluslararası gıda ticaretini belirleyen ekonomi politikalarına müdahale edilmesi; kamusal harcamaların ve yatırım politikalarının bu amaçla kullanılması zorunluluğu gibi dönüşümler ön plana çıkartılabilir.

Salgının neden olduğu açlık ile mücadelede kullanılmak üzere, salgın sonrasında büyük sermayenin artan kârlarından ek bir kâr vergisi alınması gerekir(alınmalıdır).

İşin aslı böyle bir vergi alınırsa bu tarihte bir ilk olmayacak. Çünkü böyle bir vergi Birinci Dünya Savaşı sırasında 22 ülkede ve 2. Dünya Savaşı sırasında ABD’de uygulanmıştı.

Uluslararası kuruluşların açlık ve büyük çatışmalarla sonuçlanabilecek Korona sonrası gelişmelere dikkat çeken raporları biliniyorken, dünyayı yöneten finans kapital, onların sözcüleri gibi hareket eden hükümetler, bu çaptaki küresel bir soruna karşı birlikte hareket edemiyorlar, aşı çalışmalarını bile koordineli yürütmüyorlar. Böylece hem salgına, hem de onun derinleştirdiği işsizliğe, yoksulluğa ve açlığa çözümler üretmiyorlar.Tam aksine uluslararası ticaret savaşlarını derinleştiriyorlar, bölgesel askeri savaşları körüklüyorlar. Salgın yüzünden iyice daralan kamu kaynaklarını ya finans kapitali desteklemek için ya da militarist-emperyalist amaçlar için kullanıyorlar. Militarist ve siyasallaşmış dinsel söylemlerle tabanlarını konsolide etmeye ve yarattıkları sahte gündemlerle insanları oyalamaya çalışıyorlar. (Tam da sevgili yurdumda ki gibi,Aklıma Ayasofya geldi)

Bu arada da topluma ve doğaya büyük zararlar verecek olsa da büyük rant projelerini tekrar gündeme getiriyorlar. Hepimize ait olan, bu yüzden de piyasalarda alınıp satılmaması, ticarete konu edilmemesi, metalaştırılmaması, özelleştirilmemesi gereken başta; su, toprak, orman ve kültürel varlıklarımız olmak üzere sayıları iyice azalmış olan müştereklerimize de ekonomik ya da siyasi rant sağlamak için el koymayı sürdürüyorlar!!!Doğa talanımızın içyüzü!!

Bu salgın ne mevsimsel, ne de bir kerelik. Eğer virüs mutasyona uğrarsa salgın tekrar gelecektir. Ayrıca yıllardır sürdürülen ekolojik tahribat nedeniyle ortaya çıkan biyoçeşitlilik kaybı, ormansızlaştırma ve iklim değişikliği yüzünden önümüzdeki yıllarda yeni salgınlarla karşılaşmamız kaçınılmaz olacak. 

Diğer taraftan, bu salgın hayatlarımızı ciddi biçimde etkilerken, aynı zamanda da gerçek önceliklerimizin, dayanışmanın, direncin, dik durmanın (ki bunlar sağlıklı bir geleceğin yapı taşlarını oluşturuyor) kısmen de olsa farkına varmamızı sağladı. 

Keza kamunun da ne denli önemli olduğunu bize gösterdi. Çünkü az sayıda da olsa (Küba ve Yeni Zelanda’da olduğu gibi) bazı hükümetler hayatlarımızı kolaylaştırırken, diğer bazıları fırsatçılık yapıp neo-liberal, neo-otoriter gündemlerini uygulamayı sürdürüyorlar.

Küresel tedarik zincirinin Korona ile dağılmasının bize, başta tarım olmak üzere temel sanayilerimizin artık yerelleştirilmesi gerektiği gerçeğini göstermiş olması lazım. Yani artık son 40 yıldır geçerli olan ve büyük ölçekli (ama  stoksuz), büyük çaptaki uluslararası tedarik zincirlerine ve sadece kısa vadede kâr elde etmeye dayalı kapitalist küreselleşmeye de karşı çıkılmalı. 

Çünkü neo- liberalizmin hayata geçirilmesinin temel kanalı olan emperyalist küreselleşme altında ulusal gıda güvenliği ve yeterliliği ortadan kaldırıldı, köylüler topraklarından sökülüp atıldı. Çiftçiler üretici olarak sahip oldukları sosyal, ekonomik ve kültürel kimliklerini kaybettiler ve çok uluslu şirketlerce üretilen ve yerel büyük toprak sahipleri ve tefecilerin aracılığıyla dağıtımının yapıldığı pahalı tohum ve kimyasalların müşterilerine dönüştürüldüler.

Ayrıca kapitalist küreselleşme sadece uluslararası düzeyde bir emek sömürüsünü pekiştirmekte kalmıyor,  aynı zamanda insanlığı böyle pandemilere karşı direnebilecek etkin sağlık sistemlerinden ve dirençli ekonomik temellerden de yoksun bırakıyor. 

Bu çerçevede uzun vadedeki çözüm; ekosistemimizin tüm insanlığın ve diğer canlıların ortak varlığı olduğu gerçeğinden yola çıkan, böylece insanlığı ve doğayı her türlü tahakküm ve sömürüden kurtarmak, kısa vadedeki çözüm ise ise bunun ilk hazırlığı olan küreselden yerele dönüş ve yerelin güçlendirilmesidir.

Bu çerçevede sosyal olarak her hangi bir faydası olmayan, hatta hem sosyal, hem de ekolojik olarak zararlı olan üretimden vazgeçip,  sosyal olarak yararlı, ekoloji, toplumsal cinsiyet ve farklı kimliklerin eşitliği ile uyumlu temel mal ve hizmet üretimini de, bölüşümünü de  daha toplumcu,daha paylaşımcı yeniden örgütlemek gerekiyor. 

Bunun için (bugünden başlayarak) kapitalist işletmelerin yerine, hem etkin ve adil bir üretimin, hem de doğrudan demokrasinin temel unsurları olan demokratik işçi- çiftçi ve tüketici kooperatiflerini, imeceleri ve yerel meclisleri, belediyeler başta olmak üzere yerel yönetimlerle işbirliği içinde, yerelde örgütlemek ve yaygınlaştırmak gerekiyor.

Yüzyılımızın koşullarında böyle örgütlenmeleri (küçümsemeden), ayakları yere basan ve devrimci bir dönüşümün başlangıcı olabilecek örgütlenmeler olarak görmek gerekiyor.

Böyle bir anlayış ve bunu hayata geçirme mücadelesi yüzyılımızın devrimci mücadelesinin özüdür. Radikal reformlar olarak nitelenebilecek, halkın; yoksulluk, işsizlik, güvenli ve ucuz gıdaya erişim sorununu çözebilecek, aynı zamanda da halkın demokrasiyi  deneyimlemesini sağlayacak olan böyle örgütlenmelerin kalıcı hale gelmesi ise yarının bugünden kurulması,bugünün ve ileride doğacak yeni krizlerin önüne geçmek için en acil yapılması gereken olarak görülüyor. 

Alıntıar ;Mustafa Durmuş

*Evde Kal,Sağlıklı Kal TÜRKİYEM. 
*Karanlıklar Bitecek,Güneş Doğacak BİRGÜN

mustafaakgul06@gmail.com