fbpx   ÖLMEYE YATMAK | Mamak Havadis

  ÖLMEYE YATMAK

Sabahın erken saatleri. Güneş pırıl pırıl. Ortada çıtır, çıtır yanan bir soba,  sobanın üstünde mis kokulu bir çay ,  masada enfes bir kahvaltı sofrası, sepette çıtır çıtır taze ekmekler .  Yaşlı bir teyze, hızlı hareketlerle sofraya peynir , kekikle süslenmiş  zeytin tabağını , kan kırmızı domateslerin, biberlerin süslediği bir salatayı  koyuyor. Ortama emsalsiz bir sadelik, ışıl ışıl bir mutluluk hakim. Sıcacık bir kucağa kavuşan küçük bir bebek gibi herkes. Güvenli, huzurlu ve dingin.

O sırada kapının  önünden geçen bir çoban avluda bekleşen koyunları topluyor. Koyunları tek tek sayarken , ciddi bir işadamı edasında etrafı kolaçan ediyor. İri memeli koyunlar çobanın peşinde yemyeşil çayırlara doğru yol almaya hazırlanırken, koyunların peşlerinden koşan  irili ufaklı kuzular, iştahla iri memelerden yayılan anaç kokuyla  birbirlerinde teselli arıyorlar. Geç olsa da bir gün gelecek olan bir doygunluğun peşindeler. Hesapsız, kitapsız dünyalarında bekledikleri bu doygunluk o kadar tehlikeli ve onlar  bu tehlike karşısında o kadar savunmasızlar ki, onlara bakarken insanın içi burkuluyor.

Kahvaltı sofrasını hızla hazırlayan teyze, koşar adım giderek, sabah sağdığı sütü ocağın üstüne koyuyor. İştahla kahvaltıyı gözleyen kameraman ve muhabirler yaşlı kadını şaşkınlık  dolu bakışlarla izliyorlar.  Hayret  diyorlar aralarında “80 yaşında bu ne enerji, bu ne mutluluk” . Sofraya en son, üstü  yağ bağlamış sıcak sütü koyan teyzeye, “Maşallah teyze, bir çok genci cebinden çıkarırsın sen. Nasıl oluyor bu bi anlatsana” diyor muhabir çocuklardan birisi. Teyze bu soruyu duyunca ışıl ışıl gülüyor çocuğa. “Yavrum diyor, ben ölümü de  çok sevdim, yaşamayı da. Nasıl olsa bir gün öleceğim.  Rabbime kavuşacağım. Ölüme her zaman hazırım. Bunun için de ruhum hep mutlu  kaldı” diyor. Odadaki genç çocuklar bu cevap üzerine gülüşüyorlar “İlahi teyze, ölüm sevilir mi hiç?  Alemsin valla” diyorlar. Bilge teyze, sevecen bir gülümsemeyle  “ O zaman yaşayamazsın ki evladım,  yaşar gibi olursun   ama aslında her gün ölürsün. Nasıl olsa  öleceğim  bir gün, neden yaşarken öleyim ki” diyor. Bu yanıt herkesi donduruyor. Nefesler tutuluyor, o ana kadar kaçtıkları gerçek,  enfes bir kahvaltı sofrasının başında  suratlarına  okkalı bir tokat indiriyor. 

Haydi buyurun  bakalım, buyurun  buradan yakın! 80 yıllık yaşamı boyunca köyünden hiç dışarı çıkmamış, ne  başka bir şehir, ne de ülke görmüş, okuma yazması bile olmayan bu teyze hayatımızın   tek doğrusu olan ölümden köşe bucak kaçan, bizlere yeni bir kapı açıyor. Kadının pırıl pırıl zihnine, yaratılışına duyduğu saygıya, yaşamı gerektiği gibi yaşamasına, hırslarını, zaaflarını sevecenlikle ehlileştirmesine şapka çıkarmaktan başka ne yapılabilir ki?

 Bırakın duymayı, düşünmeyi bile kendimize yasakladığımız  bu gerçeği  yaşama sevinci olarak kabul etmek bizler için ne kadar zor değil mi? Yaptığımız tüm hatalar, mutluluğu ve huzuru bulmak uğruna heba ettiğimiz yaşamlar, ölümü unuttuğumuz için değil midir? Bunca zalimlik, bunca haksızlık, bunca adaletsizlik sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadığımız için değil midir? Ülkeleri yöneten, dünyayı bir parmak işaretiyle kan gölüne çeviren insansız bedenler,  kodlarına işlenmiş bu gerçeği unuttukları için yaşanmaz mı bunca  kargaşa?  

Her gece başlarını yastığa koyduklarında, ertesi sabaha çıkıp çıkamayacaklarını bilemedikleri bu izafi yaşamda, kalıcı olmanın yollarını bulduklarını zannettikleri için  değil midir bunca aldatmaca.

Ölümü sevmek, yaşamı sevmekten daha zor değildir elbette.  Ancak  bunun için de unutmamak  gerek, bedenlerimizin de,  evlerimizin de gelip geçici olduğunu.