fbpx TÜRKİYE VE  ORTADOĞULULAŞMA | Mamak Havadis

TÜRKİYE VE  ORTADOĞULULAŞMA

UZM.DR.MUSTAFA TORUN

CAFER KESKİN(EĞİTİMCİ-YAZAR)

Bu soruya kapsamlı bir cevap vermek meselenin farklı boyutlarının ele alınması ile mümkündür. Bu nedenle bu yazımızda konuyu etraflı incelemeyi ve bir sonuca varmayı amaçlıyoruz. Umarım bu yazımız bir ses getirip, devamı gelir..

1. Kültürleri Anlamak
Kültürler, toplumların uzun yıllar boyunca ortak düşünce ve duygularının birikimi olarak ortaya çıkar. Onları anlamak, hele saygı duymak kolay değildir. İnsanlar, psikolojik yansıtma mekanizmalarını sadece diğer insanlara yönlendirmez, toplumlar ve kültürler de bu yansıtmalardan sık sık nasibini alır. Bu sebepledir ki çoğu insan, içinde yaşadığı kültürü anlamaya çalışmak yerine onu körü körüne ve cahilce yermeye veya övmeye yeltenir. Aynı sebeple "diğerleri"ni düşman olarak görmek veya onlara özenmek de sık görülen davranışlardır. Unutmamamız lazım ki gruplaşmak, düşmanlık yapmak, komşuda pişene özenmek, kendini beğenmek, halinden hoşnut olmamak gibi çeşit çeşit eski alışkanlığı var insanlığın. Bu alışkanlıkların hepsi bir zamanlar farklı işlevlere sahipmiş. Bazısı hala işlevselliğini koruyor. Biz insanlığı yüz binlerce yıl önceki, korkmuş, ertesi günü belirsiz, bir ağaç kovuğunda titreyen o canlı olmaktan kurtaran, hayatta tutan, insan yapan bu eski alışkanlıklarımızdır.
Alışkanlıklarımız yüzünden, hem kendi kültürümüze hem de başka kültürlere yaklaşımımız sıklıkla yukarıda belirtildiği gibi (kibarca söylersek) "hatalı"dır. Hatalı yaklaşımlarımız, kültürleri anlamamızı engeller. Yanlış veya eksik bilgilere dayanan (hatta sıklıkla bir bilgiye değil, bize öğretilmiş duygulara dayanan) yergi veya övgülerdir kendimizinki dâhil çeşitli kültürler hakkındaki günlük konuşmalarımızın ciddi bir kısmı. Farkında olmasak da hayatımızın önemli bir bölümünde kültürlerden bahsederiz. Kürsüdeki politikacı, yemek masasındaki aile, sokakta veya bilgisayar başında oynayan çocuk... Evde, kahvede, akademide, meyhanede, camide, otobüste; her yerde... "Bizi kıskanıyorlar" diyen de, "Bizden bir halt olmaz" diyen de, "Çinliler yarasa yiyor" diyen de, "Japonlar disiplinli" diyen de, "Adana'nın kebabı" diyen de, "Kaynımın düğünü" diyen de kültür hakkında konuşuyordur özünde.  
İnsanın konuşma yeteneğinin gelişmesinin belki de biricik sebebi yaşam koşullarını güvence altına almak ve iyileştirmektir. Kültürler hakkında çok konuşuyor olmamızın sebebi de yaşam koşullarımız denen şeyin aslında tam olarak kültürün kendisi olmasıdır. İnsanların kültürlerin zaman içindeki değişimlerini hızlandırmak, yavaşlatmak veya yönlendirmek için yoğun çaba sarf etmesine şaşmamak lazım.  

2. Ortadoğu Kültürü
"Ortadoğululuk" olarak tarif edilebilecek bir durumun gerçekten var olduğu fikrini kabul etmekteyiz. Fakat bu kabul, Ortadoğululuğun ırksal bir özellik olmanın ötesinde kültürel bir olgu olduğu düşüncesine dayanmaktadır. Bu yazı dizisinde bahsedilecek Batılı ya da Ortadoğulu olma durumunun da kültürel bir farklılık olarak değerlendirildiği göz önünde bulundurulmalıdır. Ne var ki kültür bir üst yapı kurumudur ve üst yapıyı belirleyen de o toplumlardaki hâkim üretim ilişkileridir. Bu nedenle kültür, üretim ilişkilerinden ve bir diğer üst yapı kurumu olan idareden ayrı düşünülemez. Dünyanın farklı yerlerinde olduğu gibi Ortadoğu kültüründe bunların etkilerini görmek mümkündür. 

Ortadoğu'da (özellikle Mezopotamya ve Mısır'da) temel besin olarak tahılın üretimi, depolanması, artı-ürünün yeniden dağıtımı gibi faaliyetler, merkezi otoritenin varlığını zorunlu kılmış veya güçlendirmiştir. Bu durum, geçmişte Dünya'da küçük topluluklar halinde yaşamın sürdüğü pek çok bölgenin aksine, Ortadoğu'da çok erken dönemlerden itibaren imparatorlukların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu nedenle, Ortadoğu'nun ekonomisi, siyaseti, dini, toplumu, mimarisi, mutfağı, müziği, ailesi kısacası kültürü kent devletleri, küçük krallıklar veya cumhuriyetler gibi daha "yerel" yönetimler tarafından değil, devasa imparatorluklar tarafından şekillenmiştir. Yöneticinin hâkim olduğu topraklar ve elinde topladığı zenginlik kadar yöneticiyle halk arasındaki fark da muazzamdır. Halkın kendisine çok uzakta ve çok yukarıda bir yere konumlanmış olan yöneticiye hesap sorma, yöneticiler arasında tercih yapma veya yönetimi değiştirme alışkanlığı yoktur. Devletten beklentisi çok sınırlı olan halk, devletin malı olarak yine devlete hizmet eder. İnsanlarda yurttaş olmak ve eşit olmak gibi anlayışlar yerine tebaa olma anlayışı hâkimdir.
Ortadoğu, aslen geniş ve sınırları tartışmalı bir coğrafyadır. Önceki yazıda belirtilen kültürel özellikler bu büyük coğrafyanın her yerinde aynı şekilde gözlenmiyor. Yazıda söylenenler Mezopotamya'ya daha uygun düşüyor. Yani Fırat ve Dicle boyunca Antep'ten, Urfa'dan, Mardin'den itibaren güneye indiğinizde karşılaşacağınız muazzam tahıl üretim alanlarına, yani aslında insanı imparatorluğa muhtaç edecek kadar bereketsiz olan "Bereketli Hilal"e. Nil'in iki yakasına hapsolmuş Mısır'ın kültürü için de Mezopotamya'ya dair söylediklerimizin benzerini söylemek olası. Ortadoğu'nun diğer bölümleri ise pek çok benzer kültürel öğe barındırmasına ve kısmen aynı geçmişi paylaşmasına rağmen farklılıklara da sahip muhakkak. Kuzeye giderseniz, yani Toroslar ve Zagroslara doğru tırmanmaya başlarsanız karşılaşacağınız ve geçmişin kabilelerine, aşiretlerine dayanan kültür yapısı farklıdır. İyice güneyde, Arap Yarımadası'ndaki kervan ticareti rotalarını kontrol eden savaşçı çöl göçerlerinin oluşturduğu kültür ise daha farklıdır. Arabistan'ın alt ucundan Etiyopya'ya uzanan, oradan Afrika'ya yayılan diğer bir kültür de Ortadoğulu sayılabilir belki ama elbet farklar barındırır. İran ise binlerce yıllık kesintisiz kültüre sahip bambaşka bir dünyadır. Akdeniz kıyısına çıkarsanız; denizci, tüccar, kent devleti kökleriyle Levant'ı, Lübnan'ı; diğer Araplarla "ırksal" bağlarına rağmen Ortadoğu'da saymamak daha doğru olabilir belki. Tabi Ortadoğu imparatorluklarının kültürel yapısının sadece Mezopotamya'yla sınırlı kalmadığı, çok daha geniş bir coğrafyayı etkisi altına aldığı, bu etkinin kendi çağlarını çok aştığı da bir gerçektir. Sonuç olarak Ortadoğu denen bölge ve çevresinde Ortadoğululuk diye (kendi içinde farklılıklar da içeren) bir olgu var. Ancak tekrar etmekte fayda var: bu olgu, coğrafi sebeplerle ortaya çıkmış ve geçmişten günümüze ulaşmış kültürel bir durumdur. Yani ırksal bir özellik değildir. Ortadoğulu olmak bir kültürdür. Ve kültür bir alınyazısıdır. Eğitimle, politik çabayla, devrimle, inkılapla, kanunla falan da öyle kolay kolay değişmez.

3. Ortadoğu’yu Batı’dan Ayırt Etmek 
Ortadoğu'da tek bir kişinin geniş bir coğrafyada hüküm sürmesinin, tüm zenginliğin tek elde toplanmasının ve yönetici ile yönetilen arasındaki eşitsiz ilişkinin getirileri olmuştur. Bu sayede halk en azından karnını doyurmuş, nüfusu artmıştır, çağına göre muazzam tarımsal altyapılar oluşturulabilmiş ve sanat ile bilime kaynak sağlayacak artı-değer (tek elde olsa da) birikebilmiştir. Ortadoğu'da erken dönemlerden itibaren sanatta ve bilimde belirgin bazı atılımlar yapılabilmiş olmasının sebebi budur. Ancak bu atılımlar, asıl olarak halka değil, az sayıdaki elite hizmet eder. Belki Orta Çağ ve takip eden süreçte Avrupa'daki sarayların ve zenginlerin finanse ettiği sanat ile bilimin halka ulaşmamasına benzetebiliriz durumu. Ama ikisi arasındaki temel fark, Avrupa'daki çok sayıda prensliğin ve/veya zengin/asil/tüccar/burjuva ailelerin bilim ve sanat açısından pek çok odak oluşturması ve bu konularda birbirleriyle rekabete girmeleridir. Bu durum modern Avrupa'da bilimin gelişmesinin temel sebeplerinden biridir. Yaklaşımının doğruluğu ya da yanlışlığı ayrıca tartışılabilir de olsa Avrupa, bilimi salt bir merak ve boş zaman geçirme uğraşı olmaktan çıkarmış ve doğrudan bir rekabet ve "gelişim" aracı, bir sermaye haline getirmiştir. Her ne kadar günümüzde ilerici vasfını yitirmiş olsa da o dönemde Batı Burjuvazisi kendi burjuva yaşam tarzını ve kültürünü oluşturmuştur. Avrupa yaşam tarzı, sanatı, müziği bir bütün olarak kültürü Burjuva demokratik devrimi mirası olarak yaşamaktadır
Ortadoğu'da ise bilim ve sanat, binlerce kilometre mesafeye hükmeden yöneticilerin iki dudağının arasındadır. Burada daha da zenginleşmek veya zenginliği korumak için bilime sahip olmak büyük bir zorunluluk değildir. Bilime uzak kalanın eleneceği rekabet ortamı çok acımasız değildir. Bu seleksiyon çok daha yavaş işlemiştir. Bilim zaten yavaş gelişmektedir. Tebaa ise o kadarından bile nasiplenmemiştir doğal olarak. Hatta nasiplenmemesi için yöneticiler gerekli önlemleri almıştır. Cehaletin yeniden üretimini sağlayacak dini ve örfi düzenlemeler yaygındır. O medreseler, manastırlar, kütüphaneler halkın üstünde tahakküm kurma, onu karın tokluğuna çalıştırma, cahil bırakma amacıyla finanse edilmiştir. Oralara girmek ve eğitim almak da "sınıf atlama" ve daha saygın bir tabakaya yükselmenin yoludur. Temel amaç insanlığa fayda sağlamak değildir. Ha, yanlış anlaşılmasın, bu durum günümüzde tüm Dünya'daki bilim kurumları ve dini kurumlar için de üç aşağı, beş yukarı aynıdır. Ancak fark şu: "Batı" daha rekabetçi, daha saldırgan ve "gelişmeci" yaklaşımıyla bilim denen aracı çok daha aktif kullanmayı başarmıştır. Toplumu daha "üretken" (ve "tüketici") kılmak için kültürel yapısını sürekli yenilemiştir. Aydınlanma, ilerleme (bu topraklardan bakınca da modernleşme, Batılılaşma) denen olguların temeli budur. Ortadoğu ise bu sürece çok daha yavaş ve çok daha muhafazakâr tepkiler verebilmiştir. Hangisinin yaptıklarının daha doğru veya ahlaklı olduğu çok geniş bir tartışmanın konusudur fakat burada önemli olan ikisinin de birbirinden bu açıdan farklılaştığı gerçeğidir.

4. Kültürde Yaşanan Dönüşümler
Bir kültür üstünde istenen değişimi gerçekleştirebilmenin kimi diğerinden daha etkili pek çok yolu vardır. Ama amacınız bir kültürü geliştirmek de olsa yok etmek de olsa iş zor. Kültürler gibi çok değişkene sahip ve dinamik olguları etkilemek çok çaba gerektirir ve sıklıkla istenmeyen sonuçlara yol açar. İstenen değişimi sağlamak için öncelikli olarak yeterli ve doğru bilgi şart. Yani kültürleri değiştirmek için önce onları anlamak ve gerçek halini görmek gerekli.
Modern "Batı"nın hem kendi kültürünü hem yabancı kültürleri anlamak için sosyal bilimlerde gösterdiği çaba boşa değil. O çabaların sonucunda Batı toplumunun kendisinde de Ortadoğu dâhil Dünya'nın kalanında da belli kişilerin çıkarları için çekilen acılar aşikâr. Bu acılara karşı çıkan iyi niyetli pek çok düşünce akımının, siyasi hareketin, sırf bilgi eksikliği sebebiyle kendi toplumlarına ne kadar zarar verdikleri, nasıl kolayca istediklerinin tersine yönlendirilebildikleri de ortada. Ama Dünya'daki acılara karşı üretilen, uygulanan ve işe yarayan çözümlerin varlığı da gene kültürleri anlamak ve değiştirmek için gösterilen başka çabaların sonucu. Yani kültürleri gerçekten öğrenmeden, anlamadan onları iyi ya da kötü bir yönde değiştirmek mümkün değil. Ama kültürler hakkında elde ettiğiniz bilgiyi ne yönde kullanacağınız da sizin onlara, yani insanlığa verdiğiniz değere ve anlama bağlı. O yüzden kültürlere saygı duymaktır erdemli olan.
Elbette bir kültürü anlamak ve ona saygı duymak demek, onu koşulsuz kabullenmek anlamına gelmiyor. Hatta içinde yaşadığı toplumda hiçbir kusur olmadığını sanan bir insanın akıl, bilgi veya duygu konusunda sorunları olduğuna şüphe yok. Bir insanın, içinde yaşadığı kültürde bazı eksik ve yanlışlar bulması çok doğal. Kişinin bunları gidererek toplumunu geliştirmek istemesi de takdir edilesi bir tavır. Ancak bir toplumu geliştirmenin yolu, onu olamayacağı bir şey haline getirmeye çalışmak değildir. Bir kültürü tamamen başka bir coğrafyanın ve geçmişin yarattığı bir başka kültüre dönüştürmek olanaksızdır. Her kültürün kendi geçmişi, kendi koşulları, kendi dinamikleri, kendi olanakları, kendi sorunları, kendi ihtiyaçları var. Kendine has bir kültüre sahip Ortadoğu'nun da üstüne bazı kıyafetler olmaz. Başkasının bedenine göre biçilmiş kıyafetleri zorla giydirirseniz elbiseler üstünden düşer veya dikişleri atar. Ancak o kıyafetler olmuyor diye eski çağlardaki çocukluğundan kalmış ve artık küçülmüş, eprimiş kıyafetleri giydirmeniz de olumlu sonuç vermeyecektir. Kültürün bedenini düzgün ölçmek, ihtiyaçlarını ve isteklerini de dikkate alıp ona göre elbise dikmek gerekir. Yaşına, çağına, bedenine ve ihtiyacına göre, şık ve rahat bir kıyafet giymek her toplumun hakkıdır. Sonuçta kültür, insanın kendine yakışanı giymesidir.

5. Ortadoğu’da Batı Etkisi                         sebepleri ne olursa olsun, ortada yalın bir gerçek var: Günümüzde, Ortadoğu'dan bahsederken kullandığımız ad bile kendi adı değildir artık. Ortadoğu, "bir yerin doğusundaki toprakların ortası" olarak, Avrupa üstünden adlandırılmakta. Dünyanın artık sırf tahıl depolayarak zenginleşmeye izin vermeyen bir hal alması, endüstrileşme, ticari yenilikler, petrolün kullanıma girmesi gibi değişimler sonucunda Ortadoğu elitleri ellerindeki ekonomik ve/veya kültürel avantajı kaybetmiştir. Toplum ise zaten sistematik olarak cahil ve yoksul bırakılmıştır binlerce yıldır. Artık ne medreseler, ne manastırlar eski gücündedir. Altın süsleri, simli kıyafetleri sadece eski eşitsizliklerin bir hatırasıdır. Antik Çağ'dan gelen bilgileri devralmış kütüphaneleri, o bilgileri çoktan Avrupa'ya devretmiştir. Kurumuş bir ağaç gibi yanmışlardır sonra da. Küllerinden de doğamamışlardır ardından. Zira o kitapların kopyası halkın elinde yoktur.
Emperyalizmin birinci paylaşım savaşı sonunda özellikle İngiliz emperyalizmi bölgede kendine bağlı yeni yapay devletçikler oluşturmuştur. İngiliz emperyalizmi böylece yöneticilerini kendisinin belirlediği bu yapay devletçikleri kendi tarzına göre yönetme tarzı geliştirmiştir. Bu tavrı günümüzde hala devam etmekte ve ABD ile bir çatışma yaşamaktadır. ABD 2. Dünya Savaşı sonrası dünyanın efendisi benim ve yeni Ortadoğu haritasını ben çizeceğim mantığı ile hareket etmektedir. Ortadoğu ülkelerinin yönetim ve halklarının yaşam tarzı büyük değişikliklere uğramıştır. Fakat bölgede yaşamış imparatorluk gelenekleri Ortadoğu halklarında kültürel anlamda zenginlikler katmıştır. Ancak başta da değinildiği gib emperyalizm ile birlikte eğitim, sanat ve sanayi merkezi batıya kaymıştır.

Ortadoğu halklarının özgür iradeleri ile oluşturamadıkları yönetim tarzı ve yöneticileri büyük emperyalist güçlerinin denetimi altındadır. Emperyalist güçlerin sömürülerini pekiştirmek adına bu toplumların yaşadıkları ülkelere uyguladıkları sistemleri halklara mal edemeyiz. Bu çok büyük bir haksızlık olur. Dünyanın en büyük kütüphanelerinden olan İskenderiye Kütüphanesi yakıldığı tarihe kadar dünya bilim kaynağı merkezi durumundaydı. Aynı şekilde Bağdat'ta Abbasiler tarafından kurulan Beytü'l-Hikme Kütüphanesi ve Irak işgalinde işgalciler tarafından yakılan Bağdat Milli Kütüphanesi'nde benzer özelliklere sahipti. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak insanlığın bir dönem ilerlemesinin dinamikleri olan kültür, eğitim ve ticari hareketlilik sözü edilen bölge ve halklarının tarihsel bir birikimidir. Ancak kapitalizmin dengesiz gelişimi sonrası dünya gelişme merkezini doğudan batıya aktarmıştır
Ortadoğululuk, bazılarının sandığı gibi aşağılık bir durum da değildir elbette. Ortadoğululuk da diğer pek çok insanlık kültürü gibi bir kültürdür sadece. İyi yanları ve kötü yanları vardır, iyi günleri ve kötü günleri olmuştur. Hiçbir kültür, bir bütün olarak diğerlerinden daha üstün veya daha düşük olamaz. Kültürler arasında bir hiyerarşi olduğu iddiası sadece bir sanrı, bir safsata, hatta bir kitlesel imha silahıdır. Kültürleri hiyerarşik olarak sıralamak, sınıflamak, aşağılamak veya yüceltmek yanlıştır, akla ve bilgiye aykırıdır. Kültürleri öğrenmek, anlamak ve onlara saygı duymaktır doğru olan.

6. Türkiye Bir Ortadoğu Ülkesi midir?
Türkiye gibi bir İmparatorluk geleneği olan ülkelerde feodal üretim tarzının üst yapısı olan kültür ağırlığını hissettirmektedir.  Feodal üretim ilişkileri içinden doğan kapitalist üretim tarzı batıdaki kadar yaşamımızda etkili değildir. Çünkü biz bir burjuva demokratik devrim sureci yaşayarak feodalizmi tasfiye edemedik. Burjuva yasam tarzının etkisini yavaş yavaş sanayinin geliştiği kentlerimizde görebilsek de derin çatışmaları hala yaşıyoruz. Adını net koyduğumuzda yarı feodal yarı sömürge bir ülkeyiz. Bu üretim ilişkilerinin kültürümüze yansıması kültür çatışması yaşamamıza neden olmaktadır. Kabaca bugün yaşadığımız şehirli-köylü yaşam çatışması bunun somut göstergesidir. Aile içi çatışma, evliliklerde aileler arası kültür dengesizlikleri bunun somut örnekleridir. 

Biz bir Osmanlı geleneği ve kültürünü miras olarak devraldık. Bu mirası küçümsememek gerekir. Birinci Dünya Savaşı’nın zayıflamakta ve dağılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmasını amaçladığını bilmekteyiz. Bunun için bu büyük savaşa Birinci Paylaşım Savaşı da denilmektedir. Çöken ve dağılan imparatorluktan  yeni bir ülke ve yönetim tarzı oluşturuldu. Yönetim tarzı cumhuriyet yani halkın kendi kendini yönetme tarzıdır. Cumhuriyetle birlikte kulluktan yurttaşlık anlayışına geçilmesi, sanayi ve kültürde yapılan büyük hamleler bizi Ortadoğulu olmaktan çıkartmıştır. Cumhuriyet birikimleri olarak sayabileceğimiz kuruluşlarımız (Telekom, Aliağa, Sümerbank, Şeker fabrikaları) üretim sürecimizi geliştirmiş buna uygun olarak eğitim, sanat ve kültürde büyük hamlelerde (köy enstitüleri, opera, bale, müzik ve yaşam tarzımız) bulunmamıza yardımcı olmuşlardır. Yakın zamanlarda toplumsal olarak gerilediğimiz ve kazançlarımızı kaybettiğimiz doğrudur. Fakat bu durum geçicidir. Toplumsal ilerleme mecrasını bulup daha doğru bir yolda akacaktır.

Ortadoğu’ya baktığımızda esas olarak köleci toplum ilişkileri belirleyici olmuştur. Feodal toplumun kendince zenginliğini yaşamadan direkt sömürge toplumu haline gelmişler ve sömürge üretim ilişkilerinin kültürü ile köleci toplumun kültür sentezini oluşturarak yeni bir yaşam tarzı oluşturmuşlardır. Bu yaşam tarzında halka kölelik yönetenlere ise burjuva yaşam tarzı düşmüştür. Yönetenler yabancı işbirlikçisi olduklarından, yabancı kültürü hemen içselleştirmişlerdir. Halka dayatılan köleci yaşam tarzı kocaman bir dayatmadır. Asla Ortadoğu’yu bu dayatma kültürü ile değerlendiremeyiz. Öte yandan Ortadoğu halkları büyük geleneklere ev sahipliği yapmış kadim ve kültürel anlamda da zenginlerdir. Ortadoğu halklarını aşağılayarak bir yere varamayız. Ancak yönetim biçimleri hem bölgeye hem de kendi halklarına büyük zararlar vermektedirler.

SONUÇ OLARAK

Bütün bu yazı dizisinin amacı Ortadoğu kimliğinin kültür üzerinden bir okumasını yapmak, onu Batı’dan ayıran taraflarını ortaya koymak ve Türkiye’nin Ortadoğululaştığına dair tartışmalara katkı sunmaktadır. Türkiye, Osmanlı’dan devraldığı mirasın üzerine Cumhuriyet döneminde önemli şeyler katabilmiştir. Her ne kadar günümüze gelene dek kazanımların giderek kaybedildiği bir süreç yaşanmaktaysa da cumhuriyetle birlikte gelen köklü yapı bizi bir Ortadoğu ülkesi olmaktan ciddi şekilde alıkoymaktadır. Yakın tarihimizde sanki bizde Ortadoğulu olma yolundayız gibi aşağılayıcı bir anlayış gelişmektedir. Burada temel anlayışımız Ortadoğulu bir toplum olmadığımız, Ortadoğu ile aramızda büyük farklılıklar olduğudur.

NOT: KATKILARINDAN DOLAYI ARAŞTIRMA GÖREVLİSİ "SİNEM ALTAY'A "SONSUZ TEŞEKKÜRLER.....