fbpx BİR ADANMIŞLIK HİKÂYESİ | Mamak Havadis

BİR ADANMIŞLIK HİKÂYESİ

Bu bir acıtasyon değildir. Roman olabilecek hacimde, makaleye sığdırılmış gerçek bir hayat hikâyesidir. Belki empati yaptığınızda kendinize ait hayat parçacıkları bulabilirsiniz bu hikayede. Çocuk yaşta bir serçe masumiyeti ile anneden ve babadan koparılan küçük bir kızın hikâyesi. O minicik yüreğinde kopan kıyametin deşifresi. 
Yaşlı ve hükümlü ninesine bekçilik vazifesi verilmişti. Babası, anne hakkının gereklerini yerine getirmek için küçük kızını feda ederek vicdanını rahatlatacaktı. Anne ise, Almanya’ya kapağı atmakla kendini kurtaracaktı. Anne baba için huzurlu günler, onun için ise hayal bile kurmanın yasak olduğu çileli günler başlayacaktı.
Yıllarca hasreti hep teyp kasetlerinin seslerinden yudumladı. Yeni doğan kardeşlerini bile iki senede bir izne geldiklerinde tanıyabiliyordu. Ama en zoru izin dönüşlerindeki cehennem ızdırabıydı. Güle oynaya giden ailesinin arkasından bakarken çektiği sancının sebebi, terk edilmişliğin acımasız sızısıydı. O şimdi değil, eline tutuşturulduğu ojeyle kandırılıp, otobüsün peşinden koşarken terk edilmişti.
Bu fakir! O çileli günleri, dakika dakika, çoğu zaman hıçkırıklara boğulan nefesinin hançer vurgunuyla dinledi hikâye sahibinden. Gecelerinin kâbusu, gündüzlerinin çaresizliği, ruhunun sindirildiği ve yalnızlığının dantelâsını ilmek ilmek dokuyarak yaşadı yıllarca. 
İlkokullu yıllar dünyaya açılan penceresiydi. Ve bir gün o pencereyi de “kız çocuğu okumaz” mantığı ile kapayıverdiler suratına. Oysa babası, kardeşlerinin ve amcasının okuması için bütün servetini onlara harcamıştı. Onlar ise bu servetin diplomaları ile hep onu aşağılamışlardı.
Yıl kelimesi, kendi ifadesi ile asır gibiydi. Ailesinin kesin dönüşü ile hüzünlü yıllar bitti zannederken, bir yılı bile doldurmadan 17 yaşında evlendirildi. Yeni bir çile yumağının içine sarmalanmıştı. Arka arkaya iki erkek çocuğu geldi dünyaya. Hayatının dünyaya açılan yeni penceresiydi çocukları. Yaşam sebebi…
Güvercin kalbinin titremesiyle titredi çocukları için. Yokluk içinde, onun bunun eskileri ile büyüttü. İman ve ahlak kırmızıçizgisiydi. Gıpta edilecek okullarda okuttu. Bir mecidiyenin hassas ruhunu öğretti. Yaratanına olan bağlılığını aşıladı onlara. Müjdenin sahibinden hediye edilen torunlarını aldı kucağına.
Ve bir gün, adı gibi cefa günleri tekrar başladı. Yıllarca hasretleri ile yaşadığı aile fertleri iftira ederek eşinin ve çocuklarının geleceği ile oynamışlardı. Yaşadıkları yeri bile terk etmek zorunda kaldılar. Yıkılmıştı, kabullenemiyordu. Sebebinin izahı imkânsızdı. Ne istemişlerdi? Sonuçta devlet aklamıştı, lakin müsebbiplerini kafasından atamıyordu. Aylar muharrem, günler kerbü bela olmuştu. Akraba akrep olmuş, hain zehrini kusmuştu üzerine. 
Günlerce eşiyle dahi konuşamadı. Çocuklarını arayamadı. Çocukları geldiğinde odalara saklandı. Hiçbir nasihat onu sakinleştiremiyordu. Vurgunu yakınlarından yemişti. Kan bağı olmakla kendini suçluyor ve “yüzlerinize bakamıyorum” diyordu çocuklarına. Kendini bitirecek her şeyi deniyordu. Hastanelere düştü. Psikiyatri hapları ile sakinleşip uyuyabiliyordu.
Serçenin Allah’a küstüğü gibi hayata küsmüştü. Serçenin; “Allahım! Ben korumasız muhtaç bir canım. Mutluluğum, sığınağım ve huzur bulduğum o küçücük yuvamdı. Ne istedin de fırtına gönderdin? Evimi barkımı talan ettin?” dediği minvalde elleri semadan hiç inmiyordu.
Kim bilir bir gün: Allah’a göz açıp kapayacak kadar bile isyan etmediğine şahit olduğum hikâye sahibine, Allahın serçeye; “ Ey serçe hikmetimden sual ettin. Hikmeti şudur: Sen benim himayemdesin. Yılan ağacına sarılıp yuvana zarar vermeye gelirken, fırtına gönderip seni kurtardım.” demesi gibi, her şerde bir hayır yaratan, şirretlerin şerlerini hayra tebdil eder inşallah.
Lakin cefa sahibi, ömrünün sonuna kadar, elinde o ojeyle otobüsü kovalayacağa benziyor. Müsebbiplerin ise ahrette hesabı çok çetin olacak. Zira annelerin ahı semaları titretir. Bu hikâye burada bitmedi, bitmeyecek. Selam ve dua ile kalın.