fbpx Gül ve Bülbül | Mamak Havadis

Gül ve Bülbül

Hayatın özünü doğada arayan Anadolu insanları, sevgiliye duyulan büyük aşkı da küçücük, hoş sesli bir kuşa, bülbüle yakıştırmışlardır. Gül ile bülbül aşkı Türk halk kültürü ve edebiyatında önemli yer tutmuş; efsanelere, şiirlere, türkülere, şarkılara, resim ve desenlere esin kaynağı olmuştur…

Ama günümüzde nedense ayrılık ve aldatma hikâyelerini çok duyar olduk. Ünlülerin aşk hayatları çarşaf çarşaf gazetelerde, sıradan insanlarınki ise mahalle dedikodularında saklı…
Aşk şarkıları artsa da anlamlı aşk şarkıları yerini tekrarlanan cümlelere bıraktı. Genel tema şarkılarda da aynı; ben senden daha iyisini bulurum ya da beni aldattın…
Eski şarkıları dinlediğimizde gönül telinin titreme sebebi budur aslında, adamlar sevmeyi biliyormuş ya da aşka âşık olmayı biliyor ve aşkı hak ediyorlarmış. Şarkılarda tarif edilen güzellikteki kadınlar, tarifi mümkün olmayan duygular şimdi nerede? Hangimiz böyle bir aşkı tarif ediyoruz? Kaçımız beraber olduğumuz kişiye dürüstçe duygularımızı dile getiriyoruz? Kaçımız sevdiğimiz kişiyi madden elinde olanları söylemeden duygularıyla tarif ediyoruz?

Yüz yılımızda sevgide aşkta tuhaf bir hal aldı; sanki insanlar duyguları değil tutkuları, bedenleri ve maddeyi seviyorlar yalnızca.

Çalışmak, para kazanmak, tüketmek bu üçleme hayatımızın temelini oluşturmaya başladı, bu yüzden hayatımızda kullandığımız tüm diğer ürünler gibi tek kullanımlık oldu. Sanki her gün beğendiğimiz yeni bir maskeyi takıp geziniyoruz ortalıkta.

Cinsellik, sevgi, aşk üçgeninin yanına geldiğimde aklıma ilk gelen Agape ve Eros oluyor. Agape; en basit tarifiyle karşılıksız bir aşkı ya da manevi aşka dönüşecek olan beşeri aşkı simgeler. Eros ise içinde cinsellik ve ihtirası barındıran aşkı, o da sonunda manevi aşka ulaşabilir, kişi bedenini doğru bilirse. Biz tüketim toplumu âşıkları Eros’ta saplanıp kalıyoruz bir türlü Agape’ye varamıyoruz. Neden acaba? Cevabı basit çünkü artık doyumsuzuz hep daha iyisini istiyoruz, yeni insanlar, yeni kaçamaklar belki de yeni bedenler. Nefsimizi köreltip Agape olmak çok mu zor bizler için? Hayır, sadece doğru kişiyi doğru nedenlerle seçip (maddi değerleri göz önünde bulundurmadan) emin olup yaşamını düzenli hale getirebilmeli insan.

Neden olmazlar bir gül bir bülbül gibi, ömürlerini verecek kadar birbirlerine…
Bülbül âşık, gül maşuk… yaşayamazlar söyle…
Niçin olamaz insanlar böyle…
Neden içleri dışları binbir bulaşık, karışık…
Bak arkadaş otur bi soluk dinle… Zarar görmezsin, inan öyle…
“Bülbül âşık, gül maşuktur. Gül, aşığının kendisi uğruna ne kadar fedakârlığa katlanabileceğini, nelerden vazgeçebileceğini görmek için önce bülbülün dalına konmasına izin verir. Sonra bülbülün kendinden geçmişliğinden yararlanarak dikenlerini batırıp yüreğini kanatır. Bülbülün kanını emen gül goncalarını onun kanı kullanarak yapar; renk katar, koku katar. Gülün goncasını ‘gül’ yapan, bülbüldür …”
Romeo ve Juliet, Mem ile Zin, Tahir ile Zühre, Leyla ile Mecnun, gül ile bülbül; bunlar Agape olmayı başarmış âşıklardan örnekler.

Bir gül olmak nasıl bir duygudur acaba? Onca çiçeğin arasında, sevgiyi ve aşkı kendisinin temsil ettiğini bilir mi mesela?
Ya da kokusunu 'En Sevgili' den aldığını?
Allah'ın "Halilim!" dediği peygamberi fırlatılırken aylarca toplanarak tutuşturulan bu ateşe, onu kucaklayanın yine kendisi olduğundan haberdar mıdır?

Divan edebiyatında gül ve bülbül en bilindik mazmunlardan biridir. Birisi koynunda diken taşıyan nazlı ve nazenin bir maşuk, diğeri dikenlere aldırmadan gül dalında feryat eden dertli bir aşık... Gül, güzelliğini goncalar içinde saklar, bülbül goncanın açılmasını görebilmek için sabaha kadar diken üstünde dil dökerek bekler. Gül daima naz; bülbül ise niyaz halindedir.

Sona gelirken gül ile bülbülden alıntı yapmalı:

Rahmetli Âşık Veysel de gül ile bülbülü iki dizede ne güzel anlatmıştır:
“Ezel bahar gelmeyince kırmızı gül bitmez imiş.
Kırmızı gül bitmeyince garip bülbül ötmez imiş”

Gül ve Bülbülün hikâyelerini evir çevir, istersen gül ol, istersen bülbül. Bu; benim, senin, hepimizin hikâyesi. "Bin kapıdan, yüz bin kaleden içeri girebilirsin de, küçücük bir gönülden içeri giremezsin" diyen kimdi sahi?
Neydi bülbülün aşkı için hayatına mal olan?
Bilmiyordu gül güllüğünü; tanımıyordu kendisini; gözü kördü, kulağı sağırdı. Sanırım bundandı...

"Her daim güle gönül vermek yakışır.
Haydi uzat dikenini, işte burada yüreğim.
Bülbüle gülün aşkıyla ölmek yakışır."

Terennümüyle kalbini gülünün dikenine batırmış bülbül ve oracıkta can vermiş... O an gül, onu tekrar hayata döndürmek için uğraşsa da nafile, kendisinin bir gül olduğunu anlaması onu çok seven bülbülün hayatına mal olmuştu.

"Hiç kimse kendisinden başkasını söyleyemez,
Kendisinden başkasına söyleyemez,
Kendisinden başka bir şey bilmez,
Kendisini bilmeyen hiçbir şeyi bilmez."

Boşuna demiyordu Yunus;

"İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsin
Ya nice okumaktır.

Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir. "

Bir çiçek olsaydım eğer, gül olmak isterdim. Yediveren gülleri dediklerinden... Değişen takvime inat tomurcuk açabilen, hüzünlerini gonca yapraklarında saklayabilen, vakti gelince de hüzne ram olmuş yüreğinden müthiş bir rayiha saçarak yaprak yaprak açabilen bir gül...
Öyle ki güllüğünün farkına varabilmek için bülbül feda etmek zorunda kalmayan...
Hayatlarımızı madde dünyasında tek kullanımlık hale getirmek yerine ruhumuzu ve zihnimizi dolduracak günler geçirelim; sevgiyle kalın, aşkla kalın! Sevgi ve muhabbetlerimi iletiyorum gününüze...