fbpx HAKLAR YASAKLANARAK GÜVENLİK SAĞLANMAZ! | Mamak Havadis

HAKLAR YASAKLANARAK GÜVENLİK SAĞLANMAZ!

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının "Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Düzenleme Hakkı" başlıklı 34. Maddesi; "Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir."

Göldüğü gibi, Anayasanın 34. Maddesinin birinci fıkrası, oldukça açık bir şekilde, Toplantı ve Gösteri Hakkının Kullanılmasının izine tabi olmadığını, silahsız ve saldırısız olduğu sürece, her yurttaşın bu hakkını kullanabileceğini gayet açık bir şekilde, hüküm altına almıştır. Yani Anayasanın hakkın kullanımında aradığı tek şart, silahsız ve saldırısız olmasıdır. Maddenin ikinci fıkrası ise bazı istisnai hallerde bu hakkın kullanımına sınırlamalar getirilebileceğini belirtmektedir. Bu fıkradan dikkat edilmesi gereken husus, fıkradaki düzenlemenin hakkın yasaklanacağını değil, ancak maddede belirtilen istisnai hallerde sınırlandırılabileceğini açıkça hüküm altına aldığıdır. Yine maddenin üçüncü fıkrasına göre ise hakkın Kullanılmasının usul ve esasları kanunla düzenecektir. Madde bir bütün olarak değerlendirildiğinde toplantı ve gösteri hakkının kullanımı için, izin alma zorunluluğu olmadığı, yasaklanamayacağı, hakkın özüne aykırı olmamak koşuluyla  sınırlarının kanunla belirleneceğinin anayasa hükmü olduğu gayet açıktır.

Elbette Toplantı ve gösteri hakkının tek teminatı Anayasanın 34. Maddesi değil. Yine
Türkiye'nin Anayasanın 90. Maddesine uygun olarak imzaladığı ve taraf olduğu, Temel Hak ve Özgürlüklere ilişkin milletler arası andlaşmalar da bu hakkı teminat altına almışlardır. Örneğin; 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilip, Türkiye Cumhuriyeti tarafından 1949 yılında imzalanarak taraf olunan, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 20. Maddesi "Herkesin silahsız ve saldırısız toplanma, dernek kurma ve derneğe katılma özgürlüğü vardır." Demektedir. Yine İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS), Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara dair sözleşme, Kişisel ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Siyasi ve Medeni Haklar sözleşmesi gibi tüm sözleşmeler, bu hakkın, kullanımına yasaklar getirilemeyeceğini gayet açık bir şekilde hüküm altına almışlardır. Üstelik Anayasanın 90. Maddesinde, usulüne göre yürürlüğe konmuş bu sözleşmelerin, herhangi bir konuda iç kanunlarla çelişmeleri durumunda öncelikle hüküm teşkil edeceklerini belirtilmektedir.   

Gel gör ki, tüm bu Anayasa ve Uluslararası sözleşmelerin açık hükümlerine rağmen, yaşadığımız ülke Türkiye'de, uzun süredir bu hakkın kullanımı, Valiliklerce engellemektedir. Kuşkusuz hiçbir vali merkezi yönetimden talimat almadan, böyle bir yasaklamaya gidemez. Nitekim İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun, bir kaç gün önce, Anayasa Mahkemesinin şehirler arası yollarda gösteri yürüyüşünü yasaklayan kanunu iptal etmesi üzerine, Mahkemenin kendisi ile Başkanına yönelik söyledikleri de bunun kanıtıdır.  Soylu, Yüksek Mahkemenin Anayasa ve uluslararası sözleşmelere aykırı bir şekilde yasaya eklenen "Şehirler arası kara yollarında gösteri ve yürüyüş düzenlenemez" hükmünü özgürlüğe aykırı bularak, iptal etmesini eleştirirken, Anayasa Mahkemesi Başkanına "Madem özgür bir ülkeyiz, ana caddelerde, sokaklarda özgürce yürüyüş hakkının ortadan kaldırılmasını onayladınız. Polis koruması almana gerek yok. Bisikletinle işe git gel bakalım. Anayasa Mahkemesi Başkanı'na söylüyorum kendi arabamla tek başına gitmeye ben varım sen var mısın?" Bunları söyleyen, ülkede yaşayan her insanın can ve mal güvenliğini sağlama sorumluluğunun yanı sıra onların, Anayasa, yasa ve uluslararası sözleşmelerde hüküm altına alınmış haklarını kullanmalarını sağlamakla yükümlü en üst makam olan İçişleri Bakanlığı koltuğunda oturan şahıs. 

 

Tabii bu açıklamayı yapan Süleyman Soylu'yu tanıyoruz deyip, açıklamanın üzerinden atlanabilir. Ancak durum o kadar basit değil. Zira açıklama; uzun süredir Türkiye'de süregelen Anayasa ve Yasaların yok sayılması anlayışının mikrofondan yüksek sesle dile getirilmesi olup, Anayasaya aykırı olduğu gibi, Bakanın bulunduğu makam dolayısıyla, hak ve hürriyetlerin kullanımı yönünden içinde çok ciddi sakıncalar barındırıyor bir açıklamadır.

Öncelikle şunu belirtmeliyim. İçişleri Bakanının açıklaması, Anayasanın 138. maddesine aykırı. Maddeyi buraya alarak, yazıyı uzatmak istemiyorum. Zira Anayasanın belirttiğim maddesini isteyen herkes rahatlıkla açıp okuyabilir.

Bizim yaşlarımızda olanlar hatırlarlar, 1980'li yıllarda zamanın Başbakanı, Anayasayı bir sefer delmekle birşey olmaz demişti. Maalesef o gün bir sefer delmekle birşey olmaz diyerek başlayan Anayasayı ihlaller zinciri, ülkeyi yönetenlerin, artık Anayasayı, uygulamadıkları hatta rafa kaldırdıkları bugüne geldik. Daha açık bir ifadeyle söylersem, Anayasa, onu uygulamakla ve ülke de taşayan tüm yurttaşların ona uymasını sağlamakla yükümlü olanlarca topyekün yürürlükten kaldırıldı. Elbette iş Anayasa ihlali ile de sınırlı değil. Zira açıklamayı yapan kişi, bulunduğu makam gereğince, bu ülkede her yurttaşın, can güvenliği ileTemel hak ve özgürlüklerini kullanmasını sağlamakla yükümlü kişidir

İşte asıl sorunda burada. Çünkü, bu kadar önemli bir görevde bulunan Bakan, Kanunların, Karanamelerin, Yönetmelik ve Genelgelerin, Anayasanın özüne aykırı olup olmadıklarını denetlemek ve varsa aykırılık, ortadan kaldırmakla görevli Anayasa Mahkemesi Başkanına, "Madem o kadar özgür bir ülkeyiz, hadi korumasız olarak, bisikletinle işine git gel" diyor. Burada Bakan, açıkça; Anayasa ve yasalarda demokrasi ve özgürlük yazılı olsa da, ülke özgür değil. Biz izin vermedikçe, kimse Anayasa ve yasalar da yazılı olan haklarını kullanamaz diyor. Bu nedenle, madem ki ülke özgür, sana koruma da vermiyorum, buyur bisikletinle işine git gel gibi vahim bir cümle kurabiliyor. Halbuki, bu ülke de en sade yurttaşından en üst makamdaki insanına kadar, 83 milyon yurttaş, bırakın şehiriçi cadde ve sokakları, dağ bayır ayırımsız, ülkenin her karış toprağında, yaya veya herhangi bir ulaşım aracına binmek suretiyle, seyahat etme ve işine gidip gelme hakkına sahiptir. Hiç kimse neye bineceğini, nasıl seyahat ededeğini veya işine nasıl gidip geleceğini başkasına sormakla yükümlü değildir. Sayın Bakana, düşen ise her yurttaşın bu hakkını kallanmasını sağlayacak tedbirleri almaktır. Emrindeki yüzbinlerce kolluk görevlisi, vatandaşın ödediği vergilerden bunun için maaş alıyor. Aslolan yurttaşlar arasında ayırıma gitmeden ve insanları bulundukları makama göre kategorilere ayırmadan, 83 milyon insanın güven içinde yaşamasını sağlamaktır.

Unutulmamalıdır ki, demokrasinin ve hukukun işlediği, yurttaşların eşit, özgür ve mutlu bireyler olarak, barış içinde yaşadıkları bir ülke de, herkes can güvenliğinden emin yaşayacak ve vatandaşa hizmet için, vatandaşın vergilerinden maaş alan Millrtvekili, Bakan, Bürokrat gibi kamu görevililerini, ekstra tedbirlerle korunma zorunluluğu kendiliğinden ortadan kalkacaktır. İşte o zaman, en sade yurttaşından en üst makamdaki insanına kadar, ülkenin tüm yurttaşları, eşit yurttaşlar olarak, birbirlerine saygıda kusur etmeden birlikte yaşamanın mutluluğuna ulaşacaklardır. Yeterki demokrasinin; Kişi Hak ve Hüriyetleri, Özel Hayatın gizliliği ve Dokunulmazlığı, Düşünme ve düşünceyi yayma özgürlüğü, ifade ve yazma özgürlüğü, Adil Yargılanma Hakkı, Çalışma hakkı, Örtgütlenme, Toplanma, Yürüme hakkı gibi birçok hakkı içinde barındıran haklar bütünü olduğunun bilincine varılsın.

Ne yazık ki, Türkiye tüm bunlardan oldukça uzak ve uzun yıllarda uzak kalacağa benziyor. Çünkü Türkiye uzun süredir, İngiliz yazar George Orvell'in "Aslında hiçbir şey yasa dışı değildi. Çünkü, artık yasa diye bir şey yoktu" deyimine uygun bir anlayışla yönetiliyor. Bu nedenle Süleyman Soylu'nun söylediğine şaşırmamak gerekir diyorum!

Veli Beysülen