fbpx YOKSULLARA YARDIM HAYIRSEVERLİK Mİ? | Mamak Havadis

YOKSULLARA YARDIM HAYIRSEVERLİK Mİ?

1802 – 1885 yılları arasında yaşamış olan ünlü Fransız aydın ve yazar Victor Hugo, 1800'lü yılların ortalarında, "siz, yardım edilmiş yoksullar istiyorsunuz…Biz ise ortadan kaldırılmış yoksulluk istiyoruz. O yüzden anlaşamıyoruz..." demişti. Elbette Hugo bu sözü boşuna söylememişti. Zira Hugo’nun yaşadığı dönemin, hemen öncesinde 1700’lü yılların sonu, 1800 yılların başı, imtiyazlı soylu sınıfa dayanan, feodalizmin yerini, kapitalizm almış ve Cumhuriyet kurulmuştu. Kuşkusuz bunu sağlayan, eşitlik ve özgürlük şiarı üzerinden yükselen 1789 Fransız devrimiydi. Ancak yoksul halkın eşitlik ve özgürlük talepleri kullanılarak, halkın kendi kendisini yönetme biçimi olan Cumhuriyet yönetimine geçildiği söylense de cumhuriyete hakim olan burjuvazi, hakimiyetini pekiştirdikçe, devrimin bu belirleyici şiarının gerçekleşmesini engelledi ve eşitsizlikler artarak devam etti. Böylece devrimde önemli rol oynamış olan, köylüler ile kent yoksulları için değişen bir şey olmadığı gibi, yoksulluk artarak devam etti. Dolayısıyla başta Fransa olmak üzere, Avrupa genelinde yoksulluğun ortadan kaldırılması için ciddi mücadeleler veriliyordu. Bir yandan bu mücadeleleri, zaman zaman şiddet kullanarak bastıran devlet yönetimi ile burjuvazi, diğer yandan ise yoksullara yardım ederek güler yüzlü görünmeye çalışıyordu. Kuşkusuz asıl amaçları, onları kendilerine bağımlı hale getirmek ve iktidarlarının devamı için kullanmaktı. Elbette Hugo gibi aydınlar, yoksullaştırdıkları halka, devlet bütçesinden yaptıkları yardımlarla, iktidarlarının devamını sağlamaya çalışan, yönetimlere karşı verilen mücadelenin başını çekiyorlardı.

Aslında Dünya da yoksullukla mücadele konusunda iki yaklaşım söz konusudur. Birinci yaklaşım, yoksulluğu bireye bağlıyor ve kamu kaynaklarının sosyal amaçlarla kullanılmasına karşı çıkıyor. Zira bu anlayış sahiplerine göre, kaynaklar bireysel becerisini geliştiremediği için, yoksul kalanlara kullanılacağına, sermayeye aktarılmalıdır. Bir yardım yapılacaksa da sosyal destek şeklinde değil, hayırseverlik temelinde yapılmalıdır. İkinci yaklaşıma göre ise devletin yurttaşlara desteği, hayırseverlik değil, tüm yurttaşların yaşamlarını idame ettirmeleri için, gerekli tedbirleri alması ve bunun için, sosyal yardımlar yapması gereken devletin görevidir. Zira iyi yaşamak için gerekli gelire sahip olmak temel bir insan hakkıdır. Çünkü yoksulluk politik bir sorundur. Dolayısıyla devlet bütçesinden sağlanan sosyal yardımların, politikacıların, hayırseverliği ile veriliyormuş gibi gösterilmesi, uyguladıkları politikalarla halkın yoksullaşmasına yol açan politikacıların, bu yardımları oy alma aracı olarak kullanmalarına yol açmaktadır. Bu nedenle onların, yoksullara devlet bütçesinden yapılan yardımları oya tahvil etmeleri engellenmelidir.

Malum bir salgınla karşı karşıya olduğumuz günlerdeyiz. Ayrıca Türkiye’de 2018 yılının ortalarından bu yana ciddi bir ekonomik kriz yaşanıyor. Bu krizin tahribatının üstüne gelen salgınla birlikte, ülke de yoksulluk katlanmış bulunuyor. Zira başta küçük işletmeler olmak üzere, birçok işyeri kapandı. Büyükler ise kapasitelerini düşürdüler. Bu nedenle, yıllardır ülkenin en önemli sorunlarından bir olan işsizlik, gün geçtikçe artıyor. Dolayısıyla önemli bir kısmı, asgari ücret veya ona yakın ücretle çalıştığı için, birikimi olmayan, bu işsizler, yine düşük ücretle çalışmaya devam eden milyonlarca insan ve önemli bir kısmı açlık sınırının altında aylık alan emekliler, dükkanını kapatan küçük esnaflar hepsi artık yoksullar ordusuna dahiller. Kuşkusuz tüm bu yoksullar, çalışırken kazançlarından ve tükettikleri ürünler üzerinden sürekli vergi verdikleri devletin, bu zor günlerde yanlarında olmasını bekleme hakkına sahiptirler. Ancak yoksulluğun katlanarak sürdüğü bugünler de ihtiyaç sahibi insanlara Belediyelerin mi? yoksa Merkezi Hükümetin mi? yardım edeceği şeklinde gereksiz bir tartışma ülkenin gündemine oturdu. Kuşkusuz, yoksulluğu yok etmeye dair politika belirleyip, buna dair tedbirler geliştirecek olan esas itibariyle, merkezi yönetimdir. Ancak bugün acil yardım edilmesi gereken, milyonlarca ihtiyaç sahibi varken, böylesine gereksiz bir tartışma ile ülkeyi meşgul etmek ve zaman kaybettirmek kabul edilebilecek bir durum değildir. Halbuki ihtiyaç sahibi insanlara ivedilikle ulaştırılması gereken yardımların, yerel yönetimler eliyle ulaştırılması, merkezi yönetime destek vermektir. Kaldı ki, içinde bulunulan salgın sürecinde gelirleri azalmış olan, yerel yönetimlerin, açacakları yardım kampanyaları ile ekonomik durumu daha iyi olan, yurttaşlardan alacakları desteklerle, bugün zor durumda kalmış olan insanlara destek vermeleri kadar doğal bir şey olamaz. Burada belediyelerin yaptığı, vatandaştan vatandaşa desteğe aracı olmaktan başka bir şey olamaz. Dolayısıyla şeffaf bir şekilde yapıldığı sürece, bir sorun olmaması gerekirdi. Kaldık ki Belediyeler, Başkanları ile Meclis üyeleri seçimle gelen, devletin yerel birimleridir. Bir başka değişle Belediyeler, devletin halka en yakın birimleridir. Maalesef, şu anda Türkiye’de muhalefet partilerine, mensup Belediye Başkanlarının yönettiği Belediyeler devletin, birimleri olarak görülmüyor.

Belki hatırlarsınız, 24 Ocak 2020 tarihinde Elazığ ve Malatya’da meydana gelen depremden sonra, henüz görevden alınmamış olan, Bölgedeki HDP’li Belediyelerin, depremzedeler için, gönderdiği yardımlar geri çevrilmişti. Şimdi de virüs salgının yaşandığı bugünlerde başta Ankara ve İstanbul olmak üzere, CHP’li Büyükşehir Belediye Başkalarının başlattığı bağış kampanyası, İçişleri Bakanlığı genelgesi ile durduruldu. Arkasından bu belediyelerin, halka ulaştırmak istedikleri, bedava ekmek, maske ve diğer yardımlar da engellendi. Yardımlar, belediyeler dışarda tutularak, Valiler ve kaymakamlar aracılığı ile Cumhurbaşkanının adıyla dağıtılmaya çalışıldı. Kısacası, dar gelirli milyonlarca insanın ihtiyaç duyduğu desteklere ulaşması siyasi kaygılarla engellendi. Neresinden bakarsanız bakın, bu uygulamaya, kapitalist sistemin, yoksullaştırdığı emekçi insanlara yapılan yardımları, siyasi rekabet aracına dönüştürme ve bir siyasi partinin Genel Başkanının adına yapılan yardımlar olarak, sunmak denir.  

Halbuki bu ülke de Cumhuriyetin, kuruluşunun ilk yıllarından itibaren, bu tür yardımlar hep yapıldı. Bu yardımlar 1950’li yıllara kadar hayırseverlik anlayışı ile yapılırken, ikinci dünya savaşından sonra, gelişen sosyal devletin oluşturduğu kurumlar eliyle sürdürüldü. Böylece, yardımların, o gün için, ülkeyi yöneten siyasi iradenin, hayırseverliği ile yapıldığı görüntüsü ortadan kalkmış oldu. Bu durum 1980'lı yılların başına kadar sürdü. Ancak 24 Ocak 1980 kararlarından sonra, devlet sübvansiyonları, kesilen, tarım ve hayvancılık, adım adım terk edildi ve köy nüfusunun önemli bir kısmı şehirlere göç etmek zorunda kaldı. Bu nedenle, işsizlik ve yoksulluk had safhaya ulaştı. 1983 yılında iktidar olan ANAP döneminde, yoksullara yardım için kurulan ve toplum içinde bilinen adıyla, FAK/FUK fonu aracılığıyla, yoksullara devlet yardımı sağlanmaya çalışıldı.

Sonuç olarak, asıl olan yoksullara yardım etmek ve onları yardımlarla yaşatmak değil, yoksulluğu ortadan kaldıracak tedbirler almak ve yardım edilecek yoksul bırakmamaktır. Maalesef bunlar yapılmadığı gibi, Türkiye’de devlet olanaklarıyla, yoksullara yapılan yardımlar, ülkeyi yönetenlerin lütfu olarak gösteriliyor ve oy almanın aracına dönüştürülüyor. Halbuki kimilerince, yoksulluk bireylerin, eğitim, beceri, kapasite gibi, nitelik ve yeteneklerinden kaynaklanıyormuş gibi gösterilse de! Yoksulluk esas olarak, ülkeyi yönetenlerin, uyguladıkları politikalardan dolayı, gelir dağılımında meydana gelen dengesizliğin sonucudur. 18 yıldır ülkeyi yöneten AKP’nin, uyguladığı, sermayeye rant aktarma hedefli, emek karşıtı, ekonomik programın sonucu olarak, bugün 16 milyon civarında insan mutlak yoksuldur. Kuşkusuz bu ülke de bunca insanın yoksul olması, dünden bugüne kadar ülkeyi yönetmiş olan tüm iktidarların ayıbıdır. Hal böyleyken, devletin bütün olanakları ile tüm kurumları yoksulluğu kökten yok etmek üzere, seferber edilmesi gerekirken, bu yapılmayıp, devlet olanaklarıyla, insanlara sağlanan cüzi desteklerin, 3-5 oy daha fazla alma kaygısıyla, sen ben kavgasına dönüştürülmesi ve yardımların, parti Genel başkanı da olan, Cumhurbaşkanının adına yapılması doğru bir yaklaşım değildir.